2 Kasım 2007 Cuma

NEBİ (S.A.V.)'İN EVLİLİKLERİ

NEBİ (S.A.V.)'İN EVLİLİKLERİ

"Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder nikahlayın. Şayet, adaleti gözetmeyeceğinizden korkarsanız bir tane ile yetinin veya eliniz altında bulunan cariyelerle yetinin"
ayeti, hicri sekizinci yılın sonunda, Rasulullah (s.a.v.)'in eşlerine birer ev yapmasından sonra indi. Ayet indiği zaman Rasulullah (s.a.v.) dörtten fazla kadınla evliydi. Fakat O, hanımlarının hiçbirini terk etmedi ve hepsiyle evliliğini devam ettirdi. Bu durum, Rasulullah (s.a.v.)'in Müslümanlardan ayrı olan bir özelliği idi. Görülüyor ki, evlenmeyi dört kadınla sınırlandıran ayetin inmesinden sonra Rasulullah (s.a.v.)'in dörtten fazla hanıma sahip olması ona ait bir özellikti. Çünkü Rasulullah'ın yaptığı iş söylediği söze muhalif olamazdı. Şayet böyle bir şey söz konusu olursa bu demektir ki yaptığı iş özel, sözü ise ümmet için geneldir. Fıkıh usulünde bilinen bir kaide vardır: "Rasulullah (s.a.v.)'in kendisine ait olan halleri hariç, ümmete ait olan sözü ile fiili arasında çelişki yoktur". Çünkü Rasulullah (s.a.v.)'in ümmete ait olan emirleri onlara aittir. Bunlar, fiillerinde ve sözlerinde Rasul’e ittiba etmede ve O’nun yaptıklarını yapma hususunda daha özel olan delillerdendir. Genel kurallar özel kuralların üzerine bina edilmiştir. Bu nedenle ümmete olan emir ile çelişen dörtten fazla kadınla evlenme hususunda Rasulü’n yaptığı gibi yapılması caiz değildir. Rasulullah'ın dörtten fazla kadınla evlenmesi veya kendisine hibe edilenler hakkında Kur'an'da ayetler vardır. Allah (c.c.) şöyle buyurur:
"Ey Nebi! Biz, mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını ve bir de mü’min bir kadın nefsini peygambere (mehirsiz olarak) hibe eder ve peygamber de onunla evlenmeyi isterse onu -ki bunu, mü’minlerden ayrı olarak yalnızca sana has olmak üzere- senin için helal kıldık. Sana bir zorluk olmasın diye mü’minlerin eşleri ve cariyeleri hakkında ne hükmettiğimizi bildirdik."
Bu ayet içerisinde yer alan; "...ki bunu, mü’minlerden ayrı olarak yalnızca sana has olmak üzere..." cümlesi bu hususu açıkça vurgulamaktadır. Çünkü ayette geçen kelimesi önceki evlilikler müekked için masdardır. Yani sana helal kıldıklarımız sana halistirler hükmünün öncekileri de kapsadığına delildir. Dört kadın ile evlenebilmeyi helal kılan ayetin inmesinden sonra; mevcut ailelerini, cariyelerini, kendisiyle hicret eden yakınlarının kızlarını, kendisine nefsini direkt (mehirsiz) hediye eden kadınları helal kılması bu durumun sadece Rasul’e has olduğunu göstermekte ve bunu tekid etmektedir. Yine ayetin devamında yer alan ve anlamı tamamlayan "...mü’minlerden ayrı olarak..." ifadesi ile "...mü’minlerin eşleri ve cariyeleri hakkında ne hükmettiğimizi bildirdik" kısmı bunu iyice kuvvetlendirmektedir. Bunun anlamı şudur; bu durum senin dışındakilere farz kılmadıklarımızdandır. Bu nedenledir ki aynı ayette: "...Sana bir zorluk olmasın diye..." ifadesi yer almaktadır. Yani bu durumdan dolayı sen herhangi bir şekilde sıkıntıya düşmeyesin.
Bundan dolayı Rasulullah (s.a.v.)'ın evlenme durumu amelde örnek alınmaz. Teşri'de bunun yeri yoktur. Çünkü bunlar, Rasulullah (s.a.v.)'e has olan özelliklerdir. Ayrıca bu evlenme, risalete has bir evlenmedir. Yoksa, cinsiyete düşkün olan bir insanın evlenmesi değildir. Veya erkeklik ve dişilik duygularının tatmin edilmesi için değildir. Tarihe baktığımız zaman, Rasulullah (s.a.v.)'in yirmi üç yaşındayken Hatice (r.anha) ile evlendiğini, 28 yıl boyunca evliliğini sadece Hatice (r.anha) ile sürdürdüğünü, peygamber olarak gönderilişinin on birinci yılında yani hicretten iki yıl önce ise Hatice (r.anha)'nın vefat ettiğini; bu yıl içerisinde Mekke'lilerin anlaşıp Kabe'ye astıkları sahifenin yırtıldığını, Rasulullah (s.a.v.)'ın Taif'e gidip döndüğünü -ki, bu yıl Miladi 620 idi- ve 50 yaşlarında olduğunu görürüz. Bunca zaman içinde yaşadığı Arap toplumunda fazla kadınla evlenme yaygın bir halde iken, Hatice (r.anha)'den başkasıyla evlenmeyi düşünmemiştir. Risaletten önce on yedi yıl Hatice ile mutlu ve huzurlu bir evlilik geçirdi. Peygamber olarak gönderilişinden sonra davet hayatında, küfür düşünceleri ile mücadele yıllarında da yaklaşık on bir yıl Hatice (r.anha) ile evli kalmıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen bir başka kişi ile evlenmeyi düşünmemiştir Ne Hatice ile evlenmeden önce ne de onunla evlendikten sonra, Rasulullah'ın kadınlara rağbet ettiği söz konusu değildir. Üstelik bu dönemlerde cahiliye toplumu; kadınların aşırılaştırdıkları, tüm cazibelerini ortaya koyarak sokaklarda cirit attıkları, insanların ihtiraslarını harekete geçirdikleri bir dönemi yaşıyordu. Elli yaşına girdiği bu zaman içinde cinsi bir güdünün kendisini birden bire etkilediğini, ardından da bir kadınla yetinmeyerek birden fazla kadınla evlenmek istediğini, hatta ve hatta onbir kadınla evlendiğini; ömrünün altıncı diliminde beş yıl içerisinde yediden fazla kadınla, ömrünün altıncı diliminin sonları ile ile yedinci diliminin başlarında ise dokuz kadınla evlendiğini söyleyemeyiz. Elli yaşını aşmış olan böylesi bir kişinin kadınlara olan düşkünlüğünden ya da cinsi arzularını tatmin etme arzusundan dolayı birden fazla evlilik yaptığını söylemek mümkün müdür? Yoksa Rasulullah'ın hayatının diğer yönlerine bakarak böyle bir netice çıkarabilir miyiz? Ki bu hayat, insanlara tebliğ edilmesi gereken Rasulullah'ın hayatıdır. İşte tüm bunları anlayabilmek için Rasulullah (s.a.v.)'ın evlenmesine neden olan olayları açıklama gereğini duyuyoruz.

Aişe ve Sevde binti Zem'a (r.anha) ile
Evlenmesi
Peygamberliğinin on birinci yılında yani Hatice (r.anha)'nın vefat ettiği yıl Rasulullah (s.a.v.) evlenmeyi düşündü. Yaşı elli idi. En yakın arkadaşı ve erkeklerden kendisine iman eden ilk kişi olan Ebu Bekir'in kızı Aişe'yi istedi. Nikahı kıyıldığı zaman Aişe henüz altı yaşında idi. Üç yıl onunla evlenmedi. Hicretten sonra dokuz yaşına girinceye kadar bekledi. Ancak bu iki sene zarfında, Sevde binti Zem’a ile nikahlandı. Bu hanım, Habeşistan'a hicret eden müslümanlardan Es-Sukran bin Amr bin Abdü’ş-Şems'ten dul kalmıştı. Daha sonra beraberce Mekke'ye döndüler ve bir müddet sonra Abdü’ş-Şems vefat etti. Sevde (r.anha) kocası ile birlikte müslüman olmuş, hicret etmiş, birçok meşakkatlara katlanmış, kocasının karşılaştığı eza ve cefalarla o da karşılaşmıştı. Kocasının vefatından sonra Allah Rasulü onunla evlendi. Sevde anamızın ne güzelliği, ne yüksek bir makamı ne bir zenginliği ve ne de zevk alınabilecek yönü vardı. Anlaşılıyor ki Sevde anamızla evlenmesi, onu korumak ve mü’minlerin anası olmasını sağlamaktı. Hicret ettikten sonra Sevde annemizin evini mescide yakın yaptırdı. Bu ev, Rasulullah'ın hanımları için yaptırdığı ilk evdi.
Hicretin birinci yılında Ensar ve Muhacirler arasında kardeşliği tesis ettikten sonra, Sevde binti Zem’a'nın evinin yanında, caminin etrafında Aişe için de bir ev yaptırdı ve onu oraya yerleştirdi. Böylece yardımcısı ve arkadaşı Ebu Bekir'in, kızının yanına gelmesini ve her zaman evini ziyaret etmesini ağladı.
Hafsa (r.anha) İle Evlenmesi
Hicretin ikinci yılında Bedir Gazvesinden sonra ve Uhud Harbinden önce Ömer b. el Hattab'ın kızı Hafsa (r.anha) ile evlendi. Annemiz Hafsa, İslâm'a ilk girenlerden Haniş'in hanımı idi. Rasulullah onunla evlenmeden yedi ay önce kocası vefat etmişti. Ömer'in kızı Hafsa annemizle evlenmesi ile diğer yardımcısı ve arkadaşı Ömer'in, evine kızının yanına kolaylıkla gelip gitmesini sağlamış oluyordu. Aişe ve Hafsa (Allah onlardan razı olsun) ile evliliği, iki yardımcısının kızı ile evliliğidir. Ebu Bekir ve Ömer, (Allah onlardan razı olsun) davette, yönetimde, savaşta ve diğer hususlarda kendisine yardım eden yardımcılarıydı. Yoksa bu iki evliliği, sadece kadınlarla yapılan birer evlilik olarak anlamak doğru değildir. Her ne kadar Aişe (r.anha) annemiz güzel ve genç ise de Hafsa annemiz (r.anha) bu vasıflardan mahrumdu. O halde böyle bir evliliği, cinsi arzuları tatmin etme açısından değerlendirmek doğru olmaz.

Cüveyriye (r.anha) İle Evlenmesi
Rasulullah (s.a.v.), Hicri beşinci yılda Beni Mustalık Gazvesi esnasında el Haris bin Ebu Dırar'ın kızı Cüveyriye ile evlendi. Onunla evlenmesi iki sebebe dayanmakta idi. Birisi; babası ile yakınlık sağlamak, diğeri de onun şerefini yükseltmekti. Cüveyriye annemiz Beni Mustalık esirleri arasında idi. Ensardan birisinin hissesine düşmüştü ve Mustalık oğulları reisinin kızıydı. Esir düştüğü efendisinin kendisini fidye karşılığı serbest bırakmasını istedi. Efendisi, onun kabile başkanının kızı olduğunu bildiği için fazla fidye istedi. Babası fidye ile Rasulullah'a geldi ve Rasulullah (s.a.v.) onu serbest bıraktı. Daha sonra Rasulullah'a iman ettikten sonra Müslüman oldu. Sonra kızı Cüveyriye'yi Rasulullah'a götürdü. Babası Müslüman olduğu gibi o da Müslüman oldu. Rasulullah onu babasından istedi. Babası onu Rasulullah ile evlendirdi. Bu evlilik, bir kabile reisinin kızı ile oldu. Ki söz konusu kabileyi esir almış, onların şerefini alçaltmıştı. İşte bu evlilik, bu durumu ortadan kaldırıp kabile reisinin sevgisini celbediyordu.

Safiye (r.anha) İle Evlenmesi
Bundan sonra Rasulullah (s.a.v.), Hayber zaferini müteakip Yahudi reislerinden Huyey bin Ahtab'ın kızı Safiye annemizle evlendi. Safiye validemizin evlenme olayı şöyle oldu: Kendisi, Hayber kalesinden esir alınan kadınlar arasında idi. Bazı Müslümanlar Rasulullah'a gelerek şöyle dediler: "Ya Rasulullah! Safiye, Beni Kureyza ve Beni Nadir'in başkanlarının kızıdır, ancak senin için uygundur.” Rasulullah onu azad etti ve onunla evlendi. Bununla onu korudu, onu esaret duygusundan kurtardı ve şerefini yükseltti. Rivayet edilir ki, Safiye annemizin Rasulullah ile ilk gecesinde Ebu Eyyub Halid el-Ensari, Allah Rasulü’nün bir suikast ile karşılaşa-bileceği korkusuna kapılmış ve bu nedenle de Hayber'den dönüş yolunda çadırının yanında kılıcı ile nöbet beklemişti. Çünkü Rasulullah onun babasını, kocasını ve kavmini öldürtmüştü. Sabah olunca Rasulullah onu gördü ve ona: Sana ne oluyor? dedi. Cevaben şöyle dedi: Bu kadının seni öldüreceğinden korktum. Çünkü sen onun babasını, kocasını, kabilesini öldürttün. Bunun üzerine Allah Rasulü ona güven verdi. Safiye anamız Rasulullah (s.a.v.)'ı, sadakatla ölünceye kadar beklemiş ve sadık kalmıştır.

Meymune (r.anha) İle Evlenmesi
Rasulullah (s.a.v.) Hicretin sekizinci yılında Abbas bin Abdülmuttalib'in hanımı Ümmü'l Fadl'ın kız kardeşi Meymune validemizle evlendi. Bu evlenme Umretü'l Kaza sırasında oldu. Bu sırada Meymune 26 yaşında idi. Meymune, evliliğinde Ümmü'l-Fadl'ın vekili idi. Meymune (r.anha) umrede Müslümanların durumunu görünce İslâm'a yöneldi. Abbas (t), durumu Rasulullah ile konuştu, onunla evlenmesini teklif etti ve Rasulullah (s.a.v.) evlenme taklifini kabul etti. Günler, Hudeybiye antlaşma metinlerinin yazıldığı üç gün idi. Allah Rasulü Meymune ile evliliğini, kendisi ile Kureyş arasında anlaşma ortamının artması için bir vesile olarak kullanmak istedi. Kureyş'in elçileri Süheyl bin Amr ve Huveytıb b. Abdü'l Uzza geldiklerinde; “artık ziyaret günü bitti, buradan çık” demişlerdi. Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.v.) onlara şunu söyledi: “İster misiniz sizin aranızda güveyi olayım ve ilk gecemi geçireyim; sizlere, sizin de bulunacağınız bir yemek vereyim.” Ona şöyle cevap verdiler: “Bizim, senin yemeğine ihtiyacımız yok, buradan bir an önce çık.” Rasulullah bir şey söylemeden çıktı, Müslümanlar da O’nun arkasından çıktılar.

Zeyneb Binti Huzeyme ve Ümmü Seleme
(r.anhüma) İle Evlenmesi
Zeyneb binti Huzeyme ve Ümmü Seleme; ashabından savaş meydanlarında şehid olan iki adamın hanımlarıydı. Zeyneb binti Huzeyme, Bedir'de şehid olan Ubeyde bin el-Haris ibni el-Muttalib (r.a.)'ın hanımıdır. Zeynep annemizin hiç güzelliği yoktu. Ancak iyiliği ve ihsanı ile tanınmış bir hanımdı, hatta miskinlerin annesi lakabı takılmıştı. Rasulullah, Bedir Harbinde kocasının şehid olmasından sonra, hicri ikinci yılda onunla evlenmişti. Rasulullah ile ancak iki yıl kalmış ve Allah (c.c.) onun ruhunu kazbetmiştir. Hatice'den sonra vefat eden ilk hanımıdır.
Ümmü Seleme Ebu Seleme'nin hanımı idi. Kocasından, kendisinin birçok çocuğu vardı. Ebu Seleme (r.a.) Uhud'da yara almış, daha sonra yarası iyileşmişti. Allah Rasulü (s.a.v.) Beni Esed Harbinde onu kumandan yaptı. Onları yendi ve Medine'ye ganimetle döndü. Daha sonra Uhud'da aldığı yaralar deşildi. Bu yaralarla vefat etti. Ölüm yatağında iken Rasulullah (s.a.v.) yanına geldi ve onu ziyaret etti; yanı başında vefat edinceye kadar bekledi ve ona dua etti. İki gözü yaşla doldu. Allah Rasulü, Ebu Seleme'nin vefatından dört ay sonra Ümmü Seleme'ye evlenme teklif etti. Ümmü Seleme, çocuklarının çokluğu dolayısıyla özür beyan etti. Rasulullah onunla evleninceye kadar teklifine devam etti; böylece, onun çocuklarına bakma ve onları yetiştirme işlerini üzerine aldı. Bu iki hanımla Rasulullah'ın evleniş gayesi, vefat eden kocalarından sonra onların geride bıraktığı çocuklarına sahip çıkmaktı.
Ümmü Habibe (r.anha) ile Evlenmesi
Ebu Süfyan'ın kızı Ümmü Habibe (r.anha) mü’mine olarak İslam için kocasıyla Habeşistan'a hicret etti. Daha sonra kocasının mürted olması üzerine İslam uğrunda sabretti ve dinini değiştirmedi. Asıl adı Remle olan Ümmü Habibe, Mekke'nin efendisi ve müşriklerin lideri olan Ebu Süfyan'ın kızıdır. Rasulullah'ın halasının oğlu Ubeydullah bin Cahş el-Esedi'nin karısı idi. Ubeydullah Müslüman oldu, hanımı da Müslüman oldu. Babası ise kafir idi. Babasının işkence edeceğinden korkarak, hamileliğinin son günlerinde olmasına rağmen kocası ile Habeşistan'a hicret etti. Hicret yolunda kızı Habibe binti Ubeydullah'ı dünyaya getirdi, böylece; ona, Ümmü Habibe künyesi verildi. Ancak kocası Ubeydullah b. Cahş, Habeşlilerin dini olan Hıristiyanlığa geçti. Karısı Remle'nin de İslam'dan dönmesi için uğraştı ise de başaramadı; Ümmü Habibe ise müslümanlığında ısrar etti. Sonra Rasulullah, Necaşi’ye kendinin vekili olarak evlenmek üzere Ümmü Habibe'yi istemesi için haber yolladı. Necaşi, durumu Ümmü Habibe'ye haber verdi. Ümmü Habibe ise Halid ibni Said el-As'ı evliliği için kendisine vekil tayin etti. Böylece, Rasulullah'ın vekili Necaşi ile Ümmü Habibe'nin velisi Halid ibni Said el-As olmak üzere nikah akdedildi. Hayber Gazvesinden sonra Habeş muhacirleri geri döndüklerinde, Ümmü Habibe de döndü ve Rasulullah'ın evine girdi. Medine şehri Rasulullah'ın bu düğününde toplandılar. Onun evinde ikamet etti.

Zeynep binti Çahş (r.anha) ile Evlenmesi
Rasulullah (s.a.v.)'in Zeynep binti Cahş (r.anha) ile evlenmesi teşriî açıdan birçok yönü bulunan bir evliliktir. Bunlar:
A- Evlenmede erkek ile kadın arasındaki denkliğin bulunmasını gerektiren geleneği yıkıyordu. Halasının kızını -ki Kureyş'in ileri geleni idi- kölelikten azad edilen birisi ile evlendiriyordu.
B- Arap adetlerine göre bir kişinin evlatlığı onun oğlu gibi sayılıyordu ve evlatlığının karısı ile evlenemezdi. Bu evlilikle Allah Rasulü, bir kişinin evlatlığının boşadığı kadınla evlenememesi düşüncesini yıkıyordu.
Zeyneb binti Cahş; Rasulullah (s.a.v.)'ın halası, Abdulmuttalib'in kızı Umeyme'nin kızı idi. Hz. Zeynep, O'nun gözü önünde ve gözetiminde yetişmişti. Bu nedenle Zeyneb Rasulullah için bir kız veya küçük bir bacı gibi idi. Onu çok iyi tanıyor, Zeyd'le evlenmeden önceki durumunu, çekici olup olmadığını iyi biliyordu. Rasulullah, çocukluğuna ve gençliğine kadar küçük yaşından beri ona şahid olmuştu. O, Rasulullah için meçhul değildi; adeta kızı gibi biliyordu onu. O'nu, azadlısı Zeyd ile evlendirmek istediğinde kardeşi Abdullah bin Cahş karşı çıktı. Bu karşı geliş iki şeyden kaynaklanıyordu:
a-) Zeyneb (r.anha) Kureyşli ve Haşimi idi.
b-) Rasulullah'ın halasının kızı idi. Nasıl olurda Hatice (r.anha)'nın köle olarak alıp daha sonra azad ettiği bir kişi ile evlenecekti. Bunu, Zeyneb'e büyük bir ar gördü. Arabların yanında da bu, büyük bir ar sayılırdı. Şereflilerin şerefli kızları, kölelikten kurtulsalar da kölelerle evlenemezlerdi. Ama, Rasulullah istiyordu ki bu tür gelenekler yıkılsın. Ve insanlar bilsin ki üstünlük Arab Acem olmakta değildir. Üstünlük takvalı olmadadır. Allah'ın şu sözü anlaşılmalıydı:
"Şüphesiz, sizin en ekreminiz Allah katında takvalı olanınızdır."
Rasulullah (s.a.v.) bu türden bir itirazın akrabalarının dışındaki bir kadından gelmesini hoş karşılamıyordu. Halasının kızı Zeyneb binti Cahş'ın, Arabların bu çirkin geleneklerinden kurtulma onurunu yüklenmesini istiyordu. Bu, onların adetlerinin yıkılışı olacaktı. İnsanların söyleyeceğinden korktuğu sözlere, ancak onun dayanabileceğini düşünüyordu. Kendisinin büyüttüğü, Arapların adet ve geleneklerinin gölgesinde yetişmiş olan Zeyd (r.a.)'in, diğer çocuklar gibi bu verasete sahip olma hakkının bulunmasını istiyordu. İşte bu zat Zeyneb'le evlenecekti. O, yüce Şari’nin, evlatlıklarını çocukları olarak görenler için hazırladığı bir olaya hazırlanmış oluyordu. Rasulullah (s.a.v.), Zeyneb'in ve kardeşi Abdullah'ın kabul etmeleri için ısrar etti. Zeyneb (r.anha) ve kardeşi Abdullah, Zeyd ile evlenme olayının gerçekleşmemesi için direndiler. Bunun üzerine Allah (c.c.), şu ayeti inzal buyurdu:
"Bir mü’min erkek ve kadın için, Allah ve Rasul'ü, bir işe hükmettiğinde, o işlerinde, kendileri için, muhayyer değillerdir (seçme hakları yoktur). Kim Allah ve Rasulü’ne isyan ederse o, apaçık delalet içindedir. "
Bundan sonra, Zeyneb ve Abdullah için bir seçenek kalmadı ve "biz bunu kabul ediyoruz ya Rasulullah" dediler. Rasulullah mihrini verdikten sonra gerdeğe girdiler. Ancak Zeyneb ve Zeyd'in evlilikleri istenildiği gibi devam etmedi; sıkıntılar ve hoşnutsuzluklar başladı. Allah ve Rasulü’nün olmasını istediği bu evliliğe, Zeyneb'in gönlü yatmamıştı. İsteklere boyun eğmemişti, bu evliliğe karşı yumuşak olmamıştı. Bilhassa Zeyd'e karşı gururlu idi; bir köleye rıza gösteremiyordu. Zeyd’e sıkıntılı bir hayat yaşatıyordu. Zeyd (r.a.), bu durumu kaç sefer Rasulullah'a anlattı; kötü muamelesini izaha çalışarak defalarca Rasulullah (s.a.v.)'tan onu boşamak için izin istedi. Ancak Rasulullah (s.a.v.) eşini elinde tut diyordu. Öte yandan Allah’tan Rasulü’ne gelen vahiy, Zeyd'in boşamasından sonra Zeyneb'in kendisinin olacağını bildiriyordu. Muhammed, oğlunun karısı ile evlendi denilmesinden korktuğundan bu olay, kendisine çok ağır geldi. Kendisini ayıplayacaklarından korkuyordu; çünkü Zeyd, O'nun evlatlığı idi. Bundan dolayı Zeyd'in boşamasını istemiyordu. Fakat Zeyd (r.a.), Zeyneb'i boşamak için ısrar etti. Zeyd Zeyneb'i boşadıktan sonra Zeyneb'in kendisiyle evleneceğini Allah'ın vahyettiğini bildiği halde: "Eşini yanında tut Allah'tan kork" diyordu. Bunun üzerine Allah Rasulü’ne Rabbin'den bir itab geldi. Yani yüce Allah Rasulü’ne şöyle diyordu: Ben sana, Zeyneb'in evleneceğin kadınlardan birisi olduğunu bildirdiğim halde sen, Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyorsun. Bu husus ayette şöylece yer alıyordu:
"Fakat Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyordun."Ayette de belirtildiği üzere Allah Rasulü, evlatlığının boşadığı hanımın daha sonra kendisinin hanımı olacağını bildiği halde bunu gizliyordu. Allah'ın sonradan açığa vurduğu şey de işte budur. Yani evlatlığının boşadığı hanımı ile evlenmesi mutlaktır, değişmez.
Rasulullah (s.a.v.)'in, daha sonra vahiyle açıklanacak olan şeyi gizlemesinin nedeni şuydu: Arablarda, evlatlıklar neseb ve miras hususunda eve aittirler. Çocuklarına ait olan tüm haklar evlatlıkları için de geçerli idi; mirasta ve nesebin haramlılığı gibi tüm hususlarda aynen öz çocuklar gibi işlem görürlerdi. İşte bunun içindir ki Allah Rasulü’ne, evlatlığının boşayacağı hanımıyla kendisinin evleneceği vahyedilince; Zeyd’in Zeyneb'i boşama yönündeki tüm ısrarlarına, Zeyneb'den şikayetçi olmasına, aralarında bir sıcaklığın bulunmamasına, evlendikleri günden beri evlilik hayatının uyumsuz bir şekilde sürdüğünü bildirmesine rağmen Zeyd’e hanımını elinde tutması ve boşamaması için ısrar etti. Ancak Zeyd boşanmada ısrar edince Rasulullah ona izin verdi. Rasulullah'ın Zeyneb'le evleneceğinden hem kendisinin hem de Zeyneb'in haberi olmaksızın Zeyneb'i boşadı. Ahmed, Müslim ve Nesei'nin Süleyman b. el-Muğire yoluyla Sabit’ten, onun da Enes'ten rivayet ettiğine göre: “Zeyneb iddetini doldurduğu zaman Rasulullah (s.a.v.) Zeyd’e Zeyneb’i çağırmasını söyledi. Zeyd şöyle anlatıyor: Hemen Zeyneb'e gittim ve Zeyneb'e: “Seni müjdeliyorum, Rasulullah seni çağırıyor. Rasulullah beni sana gönderdi ve gelmeni istedi.” Zeyneb şöyle dedi: “Allah bana emretmedikçe bir şey yapmayacağım.” Gitti mescidine girdi ve bu sırada Kur'an indi, Rasulullah da izinsiz olarak gelip Zeyneb'in yanına girdi. Allah Rasulü Zeyneb'in yanına girdiğinde ilgili ayetin şu kısmı nazil olmuştu:”
“Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz, onu, sana nikahladık ki, bundan böyle evlatlıkları kadınları ile ilişkilerini kestikleri zaman, o kadınlarla evlenme hususunda, mü’minlere bir güçlük olmasın."
Şayet Zeyneb, Rasulullahla evleneceğini daha önce bilseydi, ben Rabbim'in emirlerini bekliyorum, yani O'nunla evlenmeyi tercih ediyorum demezdi. Şayet Zeyd, onu boşadıktan sonra Rasulullahla evleneceğini bilseydi, seni müjdeliyorum demezdi. Dolayısıyla bu evliliğin sebebi, mü’minlerin evlatlıklarının boşadığı hanımlarla evlenmelerinde bir sakınca olmadığını göstermek içindir.
İşte Rasulullah'ın, hanımları ile evlenme hadiseleri bunlardan ibarettir. Görülüyor ki, hemen hemen bütün evlilikler, sadece evlenme gayesinin ötesinde başka gayeleri gütmektedir. Böylece, Rasulullah'ın dört hanımdan fazla hanımla evliliğinin sebebi ve dört kadından fazla kadınla evlenmesinin yalnızca kendisine ait bir özellik olmasının anlamı ortaya çıkmış oluyor. Elli yaşını aşmış olan Allah Rasulü’nün dört kadından fazla kadınla evlenmesi, sadece cinsi arzularını tatmin etmek için çaba gösteren bir adamın davranışları olarak kesinlikle düşünülemez. Zira onun asıl meşgalesi risalet ve devlet işleri ile uğraşmaktır. O, Rabbinin risaletini tüm dünyaya ulaştırmak, içerisinde yaşadığı toplumu bir ümmet haline getirmek, bu risaletle halkını kalkındırmak için uğraşıyordu. Hayattaki tek gayesi, Allah'ın risaletini dünyaya taşımak, toplumun eski halini bütün özellikleriyle değiştirerek yepyeni bir toplum ve devlet ikame etmekti. Zira O, İslam daveti için insanların her türlü davranışlarına katlanmış ve bu uğurda önüne konan dünyaları reddetmişti. Zihni sürekli olarak, ümmeti kalkındırmak, yepyeni bir devlet ve toplum kurmakla meşgul olan bir kimsenin kadınlarla meşgul olması mümkün değildir. O'nun kadınlarla meşgul olacak zamanı yoktur. Her yıl bir kadınla evlenmiş olması ancak daveti taşımak içindir. Zira onun evlilik hayatından faydalanması herhangi bir insanın evlilik hayatından farklı değildi.


TAKİYYUDDİN EN-NEBHA

İSLAMDA ÇALIŞAN KADIN


Çalışan Kadın önemli not : kadın tabıı kı çalışabilir:doktor,ogretmen,avukat...vs..ama bızım karsı çıktığımız konu " su an dunyadakı uygulanan sıstemın tamamen kadınları -gerek beden gerek emek olarak- somuru üzerine kurulduğu iddiasıdır..mesela dış görünüşün prim yapması batıdakı çalışan kadınların estetık sektörüne yönelmesine neden oluyor...cağdaş hayat-yaşam ve kadın benzeri haberlerimizi okuyunca bunu daha iyi anlayacaksınız...!
Kadın ve erkek, toplumu oluşturan iki temel unsurdur. Fizyolojik yapı olarak kadın erkeğe oranla oldukça zayıf ve güçsüzdür. Normal şartlar altında, ancak iki kadının kuvveti bir erkeğe denk olabilir. Duygusal yönden ise kadın daha yüklü erkek ise aksine çok katıdır.Bu Özellikler sebebiyle tarih boyunca -evrensel toplum özelliği olmayan Amazonlar dışında- kadın; umumiyetle ev bakımı, yemek, kocaya hizmet ve çocuk eğitimi görevlerini üstlenmiştir.Erkeğin görevleri ise kadına göre daha çok kuvvet ve katılık istemektedir. Belli başlıları arasında, evin yiyecek ve giyecek masraflarını karşılamak, dış tesirlere karşı aileyi ve aile yuvasını korumak, en önemlisi neslin devamı için kadına kocalık yapmaktır.İslâmiyet insan tabiatının gerektirdiği bu iş bölümünü kabul etmiş, düzenli yürümesi için bir takım müeyyideler koymuştur.
Avrupadaki teknik inkilabı müteakiben bu fıtrî özelliği kabul etmeyerek kadın erkek eşitliğini ileri sürüp her ikisinin de tüm işlerini aynı eşitlikle başarabileceğini öne sürenbir görüş siyasi iktidarlar tarafından kabul görmüş, hemen ardından da halifesini kaybeden islâm alemine sızmaya başlamıştır.Bu görüş evvela bir cemile olarak kadına seçim haklarını tanıyor, erkeklerle ilişki kurup dilediği oranda beraber olabileceğini müjdeleyerek nefsini tahrik ediyor ardından da oluşturduğu hür kadın anlayışının gölgesinde sinsice faaliyetlere girişerek kadını her sahaya itip emperyalist gayelerine alet ediyordu.
Halbuki kadının iş hayatına atılması gerek kadın, gerek erkek gerekse toplumun ekonomik ve ruhi istikran açısından -tehlikesi tüm boyutlarıyla ortada- korkunç bir intihardan farksızdır.İlk ele alacağımız konu, kadının fizyolojik zaaflarıdır. Bu zaaf dolayısıyla kadının çalışması hem vücudunda büyük tahribatlara yol açar hem de iş hayatını felce uğratabilir.İş sahalarının büyük bir bölümünü oluşturan ve kaba kuvvet gerektiren alanlarda kadının başarısı sıfırdır, istisnalar dışında hiç bir kadın kaba kuvvetle iş yapmaya muktedir olamaz. En kısa zamanda bedenî ve ruhî hastalıklara düşerek dünyaya, en azından sağlığına veda etmek zorunda kalır. Modernistler bu gereği, "— O halde kadınlar da kendilerin uygun iş alanlarında çalışsınlar." sözüyle örtbas etmek isterler. Fakat bu sözü mukabil bir yandan geçinme imkanlarını daraltıp öte yandan da kadının her sahada çalışabileceği inancını topluma empoze ederek en yorucu iş sahalarına çekenler de yine onlardır.
Hakim idareci görüşün uyguladığı bu art niyetli politika sonucu sahipsiz kadınlar ve geçinemeyen ailelerin kadınları iş aramaya koyulurlar. Kendine uygun iş sahasında çalışma önerilmişse de, ikinci sınıf kadınlar kendilerine uygun işlerin çoktan genç ve güzel kadınlar tarafından işgal edilmiş olduğunu görürler. Böylece bedeni kuvvet gerektiren işler karşısında zorunlu seçmen durumuna düşerler. Açlık ve sefaleti tercih edemiyeceklerine göre tek seçenekleri yaşayabilmek için, sağlıklarını ve canlarını, dolaylı olarak da namuslarını piyasaya sürmektir.Diğer alanlarda da kadın, fizyolojik zaafları ve kadınlık hasletleri sebebiyle gerekli başarıyı gösteremez. Memurluk yaşamında da çoğu kez, içinde bulunduğu dairede nahoş olayların meydana gelmesine isteyerek veya istemeyerek meydan verir. Bu kişilerin niyetlerini ve kadının karekterini çok aşan bir problemdir. Her ne olursa olsun tabiat olarak erkeğin kadına karşı engellenemez bir meyli vardır.
Batılılar toplumun olgunlaşmasıyla bu gibi problemlerin tamamıyla ortadan kalkacağını söyleyerek bizi avutmaya çalışırlar. Fakat onların bizi böylece avutmalarına rağmen kendi olgunlaşmış toplumlarında (!) hâlâ en yüksek derecedeki bakanlarının bile sekreterleriyle olan ilişkileri sonucu doğan skandallar sona ermemiştir. Yine pek yakın bir zamanda Avrupalı büyük memurların sekreterlerini cariyeleri gibi kullandıklarından yakınan da kendi üst derecedeki yetkililerinden birisidir. Bu sekreter kızcağızlar, görevlerine olan sadakatlerini patronlarının çocuklannı karınlarında taşımakla ispatlamaktadırlar. Evlerinde kocalarına maaşla birlikte bir bakan, bir patron çocuğu takdim etmektedirler.Bu aile yapısına, toplum yapısına olduğu gibi kadın kişiliğine de vurulan korkunç bir darbedir. Kadına iş sahalarının açılması ona iyilik olmamış bilakis onu sorumsuz kullanılan orta malı durumuna getirmiştir.
Sözlerim belki çalışan bacılarımızı üzebilir ama bütün bunlar bize modern yaşantının yollarını gösteren medeni Avrupalıların hayatlarında her gün cereyan eden olağan şeylerdir. Aynı durum eskiden kalma ata ahlakının tüm engellemelerine rağmen toplumumuzda da süratle çoğalmaktadır.Görüldüğü gibi kadının çalışmasında, normal sınırlar içinde bir çalışma olayı değil, kadının kadınlığının sömürülüşü söz konusudur. Bu kadınlık açısından hakikaten üzülmeye değer bir acıdır.Öte yandan kadının çalışması iş hayatındaki dengeyi alt üst eder.Toplumdaki iş kapasitesi daima belli bir oranda sabittir. Bu da umumiyetle erkek sayısına eşittir. Bu sahaya kadınlar da el atınca işe giren kadın sayısınca erkek açıkta kalır. İşe giren kadınlar umumiyetle aileye ek gelir sağlama sevdasındadırlar. Erkeklerin yüzde yüze varan bir çoğunluğu ise geçimi için çalışmak zorundadır.
Görüldüğü gibi kadına çalışma kapısı açıldığında, bir zümreye daha geniş imkânlar sağlama uğrunda diğer bir zümre açlığa itilmektedir.Tehlikenin en büyüğü bundan sonra başlar. Aç veya işsiz kalan bir kişinin yapacağı tek şey anarşidir.Nitekim yaşadığımız dönemde bu uygulamanın ibret verici bir sonucu olarak, anarşi tüm baskılara rağmen her on yılda bir patlak vermekten geri kalmamaktadır.Terörizm ve anarşinin kökleri, anarşistleri yakalayıp hapse atmakla veya öldürmekle kurutulamaz. Bu, sıtmayı gidermek için sivrisinekleri öldürmeye başlatmak gibi mantıksızca bir iştir.Sıtmayı önlemek için nasıl ki bataklığı kurutmak gerekiyorsa, anarşiyi önlemek ve toplumsal huzuru sağlayabilmek için en etkin maddi reçete, erkeklere iş bulmak, insanların ceplerini ve boş vakitlerini doldurmaktır. Manevi olarak ise ruhi ve fikri boşluklarını doldurup onları tatmin etmektir.
"Toplumun çekirdeği ailedir." sloganı, modernistlerin bilimsel çalışmalarından çıkarttıklarını övüne övüne anlattıkları cafcaflı bir laftır. Evet, onların daha yeni anlayabildikleri ve İslâm'ın on dört asırdır söylediği gibi toplumun temeli ailedir. Aile fertleri huzurlu ve yapısı tutarlı olursa toplumda huzurlu ve tutarlı olur. Ailenin esası karı- koca ve çocuklardır.
Aile kurmanın ve bir kadınla hayatı birleştirmenin şehevî arzuları tatminden öte cihanşumul bir ehemmiyeti vardır. Bu da yarınları yaşayacak olan yeni neslin dünyaya getirilmesi, eğitilmesi ve yetiştirilmesidir. Çocuğun dünyaya gelmesinde kadın ve erkek eşit rol oynarlar. Çocuk dünyaya geldikten sonra ise erkeğe onun ihtiyaçlarını karşılamak, kadına da eğitmek ve büyütmek vazifeleri düşer. Çalışan kadın ise bir çok yönlerden bu görevi yerine getiremez.
Evvela onu en temel besin maddesi olan ana sütünden mahrum bırakır. Ana sütü, yeri hiçbir besin maddesi tarafından doldurulamayacak mühim bir gıdadır. Yeni doğan bir çocuğu ana sütünden mahrum bırakmak kadar büyük bir hata düşünülemez. Böyle bir çocuğun bedenî ve ruhî yapısında yeri doldurulamaz boşluklar belirir.İkinci olarak onun eğitim ve terbiyesiyle de meşgul olamaz. Tabi olarak hizmetçilere veya kreşlere teslim etmek zorunda kalacaktır. Çocuk, amacı sadece para kazanmak ve geçimini sağlamak için bu işi seçen ve çocuğa bir eşyadan öte hiç bir değer vermeyen bakıcıların elinde bedenen ve ruhen hırpalanacaktır.
Anne sevgisinden ve himayesinden yoksun çocuklar umumiyetle pısırıklaşır, köleleşir ve insani birçok duygularını; haysiyet, ciddiyet, namus gibi hasletlerini kaybederler.Bu bakımın aile bütçesinde oluşturduğu hasar ise hiç de küçümsenmiyecek kadar büyüktür. Çoğu kez, akşama kadar çalışmak zorunda kalan kadın ay sonunda kazandığı paranın büyük bir kısmını bakıcıya yatırmak zorunda kalır.
Üçüncü ve en mühim mahzur, çocuğun ana şefkatinden mahrum kalmasıdır. Çocuğunu akşam uyuduktan sonra, sabah da uyanmadan önce görür. Bazen uyanıkken görse bile bu görüşmeleri ihtiyaçların en yoğun olduğu saatlara rastlayacağı için birbirleriyle ilgilenmeleri mümkün olmaz. Kadın, çocuğunun gün boyu neler yaptığından habersizdir. Çocuk ise anneye, kendisinin dünyaya gelmesine vesile olan bir canlıdan öte herhangi bir yakınlık duymaz.Bunun sonucu toplumda sevgi ve acıma duygularından yoksun taş yürekli, zalim ruhlu, korkunç insan tipleri çoğalır. Bir de toplumun kaderi bu taş yürekli insanların eline geçerse artık o toplumdan bir hayır beklemek imkansızdır.Bu hayırdan faziletleri kasdetmiyoruz. Yalnızca klasik hakların verilmesini, insanların apaçık zulme uğratılmamasını anlatmak istiyoruz. Kadın çalıştığında ailede erkek kadın arasında da bir anarşi meydana gelir.
Kadın da kocası gibi akşama kadar çalışmıştır. Akşamleyin yemek yapılmasında, çamaşır ve diğer işlerde, kocasından eşit olarak yardımcı olmasını istemeye hakkı vardır. Bu ihtiyaç bazan ağır basar ve her ikisi de yemek yemeden yatmayı, kirli elbiselerle işe gitmeyi veya her elbise kirlenişinde kuru temizleyiciye koşmayı yahut da elbiselerini yenilemeyi isterler. Bu ise hem ruhi hem de ekonomik yönden bir yıkımdır.Toplumda iş bölümünün oluşması, insanların kiminin imalatçı, kiminin satıcı kiminin hizmet verici olmasının sebebi de bu ruhi ve ekonomik anarşiyi önlemek içindir. Kadının da iş hayatına atılmasıyla ailedeki iş bölümü tamamen ortadan kalkar ve insanlık ilkel çağlarda olduğu gibi yalnız başına kalmak ve kendi kendine yetebilmek zorunda bırakılır. Bu ilkel bir kafa yapısının ürünüdür. Kadının çalışmasını cafcaflı laflarla bir zorunluluk gibi göstermeye çalışan modernistler aslında kafaları asırların gerisinde kalmış taş devri insanlarından pek farklı bir düşünceye sahip değillerdir.
Halbuki kadın evinde dursa, dinç kalarak ev işlerini görse kocasının hizmetini, çocuklarının bakımını ve eğitimini yapsa ruhi bütünlüğünü korumuş, hem sıhhatim muhafaza etmiş, hem kocasını memnun ve mutlu etmiş, hem de çocuklarını ideal bir şekilde büyütüp eğitmiş olacaktır.Bütün bu mutlu sahneler basit bir heves ve tutarsız bir sebeple yıkılmaktadır. Kadının hür olması, toplum içine çıkabilmesi ve para kazanabilmesi.
Halbuki o, hür olacağına iş sahalarına hapsedilmekte toplum içine dilediğim gibi çıkacağım derken en mühim değerlerini kendini kadın yapan özelliklerini harcamakta, para kazanmaya çalışırken kazandığı paradan daha fazlasını sokağa çıkmasıyla zaruri olan uydurma masraflara ve evindeki çocukları için tuttuğu hizmetçilere ödemektedir.
Tekrar tekrar söylüyoruz, kadının iş hayatına sürülmesinin sebebi ne onu hür yapmak ne de kocasının ekonomik sultasından kurtarmaktır. Bir işin yegane sebebi vardır. O da emperyalistlerin kadını daha rahat sömürebilme ve vücudundan sınırsızca yararlanabilme arzulan!Bunun böyle olduğunu büyük küçük bütün işverenler de bilir. Fakat, hiç birisi kendilerin cömertçe vücudunu sunan genç memurelerinden, sekreterlerinden daha açıkçası cariyelerinden vazgeçmek istemezler.
Bunların içinde gayrı müslimler olduğu gibi müslüman olduğunu söylemekten bir an bile geri durmayan sapıklar da vardır. Halbuki kadının, daha doğrusu geçim sıkıntısı çeken ailelerin daha değişik yollarla yan gelir sağlamaları daima mümkündür.Ülkemiz büyük oranda tarım ve hayvancılık Ülkesidir. Kapısının önünde küçük bir bahçesinde küçük de olsa bir inek besleyen, küçük de olsa bir bahçe eken kadın ailesinin tüm ihtiyaçlarını karşılayabilir.
Yine evin içinde çeşitli el sanatlarıyla meşgul olan, halı dokuyan, kilim ören, elişi yapan, elbise diken kadınlar vardır. Bunlar örnek alınabilir.Yine çeşitli iş sahalarında işçinin işyerine gelmeden yapabileceği bir çok işler vardır. Ki bu basit işler çoğu kez işin büyük bir bölümünü teşkil ederler. Bu işlerin evlerde yapılması hem kadını evinden ayırmadan geçindirmesi, hem bu işlerin atölyelerden çekilmesiyle iş sahalarının genişlemesi hem de kirasız bir yere sevkedilmesi sebebiyle çok yönlü bir fayda sağlar.
Elinden iş gelen ve hakikaten sadece geçinmek için çalışmayı isteyen, şehevi art niyetleri olmayan bir kadın evinde hiç bir zaman boş kalmaz. Mutlaka gelir getirecek bir takım işler bulur. Evin maddi şıkırtılarını giderdiği gibi fazladan maddi refah sağlar.
Sanayi kentlerinde (İstanbul, Ankara, İzmir) ve bazı el sanatlarının ileri gittiği Ege illerinde ve hayvancılığın yaygın olduğu güney ve doğu Anadolu bölgelerinde bir çok evin atelye gibi çalıştığı görülür. Evlerde, kadının çocukların ve misafirlerin harıl harıl birşeyleri monte ettikleri, kesip biçtikleri görülür. Veya evlerde sütlerin kaynatıldığı, yayıkların yayıldığı, yağ ve peynir yapıldığı görülür.
İşte bu kadınlar da çalışırlar ve para kazanırlar. Fakat evlerinden çıkmazlar, ahlaklarını ve namuslarını feda etmezler. Çocuklarını sefil bırakmazlar, kocalarını ihmal etmezler. Esasında bizim toplumumuzda kadınların illa da erkeklerin arasına karışarak çalışmasını zorunlu kılan bir şey yoktur. Kadınımızın evinde yapacağı işler sayılamayacak kadar çoktur.Kadınımızı iş sahalarına çeken emperyalistler yine de ona kolay kolay elindeki bu parayı yeme veya hayırlı bir işe harcama imkanı vermezler. Topluma yaydıkları eve sokağa çıkan bir kadın için adeta vazgeçilmez olarak empoze ettikleri süs, makyaj ve sükseli giyim kuşam alışkanlıklarıyla onu büyük bir harcama içine sokarlar.
Sonuçta öyle bir an gelir ki kadının aldığı para daha eve gelmeden tükenir. Bu durumda kadın biraz daha para kazanabilmek için bazı şeylerini feda etmek zorunda kalır. Hem iş arkadaşlarını tatmin eden hem de ailesini razı edebilenler toplum içinde yaşar giderler. Ama bunu beceremeyen ve arkadaşları arasındaki avcıların eline düşenleri bir çoğu hayat kadını olarak umumhanelere sürüklenirler. Umumhane patronlarının en mühim kaynaklarından birisi de çalışan fakat süs eşyalarına para yetiştiremiyen genç kız ve kadınlardır.Bunlar tümüyle iğrenç manzaralardır.Toplumumuzu batıya adapte etmeye başladığımız yirminci yüzyıl başından itibaren üzerimize yığılan bela bulutlarıdır. Bu bölümü bitirirken son olarak müslüman kardeşlerimize şunları söylemek isteriz:
İslâm'ın bir takım prensipleri vardır ki bunları öğrendiğimizde bu problem kendiliğinden halledilir. Yine müslümanlar kendilerini bu prensiplerin sınırlarına uydurmak zorundadırlar.Birinci olarak İslâm, zina yollarından biri olan kadın erkek beraberliğini katiyyetle yasaklar. Şayet kadının çalışması zorunluysa erkeklerin bulunmadığı bir yerde çalışabilir. Bir müslüman kadınının erkekler arasında hele hele İslâmi giyimden tavizler vererek çalışması bütünüyle islâm'a aykırıdır.
İkinci olarak, İslâm, ailede erkeği kadının ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü tutmuştur. Kadının para kazanma hususunda herhangi bir sorumluluğu yoktur. Evlenme akdi yapılırken erkeğin onu kabullenmesi bir nevi onun bütün maddi giderlerini karşılamaya razı olduğu anlamına gelir. Kadının kocasının getirdiği parayla yaşamını sürdürmesi onun için bir zillet veya alçalış değil Öz malı derecesindeki hakkını almasıdır. Şayet erkek hanımının maddi ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa kadına ayrılma hakkı doğar. Yok eğer iki taraf da ailenin devamını istiyorlarsa onların geçimini üstlenmek, en azından erkeğe bir iş sahası bulmak devletin görevidir. Zaten devlet İslâm'ın kendisine has vergi toplama ve dağıtma usulünü uyguladığı zaman İslâm toplumunda hiç bir ailenin aç kalması mümkün değildir.
İslâm anlayışına göre kadının vazifesi ailenin mali giderlerini karşılamak değil, ev kadını, kocasının hanımı ve çocuklarının anası olmasıdır. Diğer vazifeler ikinci derecededir. Kadın ailesini muhafaza etmekle toplumun temel taşını sağlam tutmuş olacak, kocasını mutlu etmekle toplum huzuruna direkt olarak tesir edecek, çocuğunu düzenli bir şekilde yetiştirip eğittiğinde istikbal için hayırlı temeller atmış olacaktır. Bu büyük vazifelerin ve sonuçta kazanılan faydaların yanında toplum içinde iş hayatına atılması sonucu elde edeceği faydalar oldukça cüce kalırlar.Bir Müslüman hatta aklı selim normal bir insan bile tercih esnasında terüddüt etmeden doğru olanı tanıyabilecektir.
MEVZU HADİSLERE ( HZ. MUHAMMED'İN MÜBAREK AĞZINDAN ÇIKMADIĞI HALDE ,O'NA İZAFE EDİLEN, UYDURMA HADİS-SÖZ-,HZ. RESÜL'E ATILAN İFTİRA CÜMLELERİNE ) VE İSLAM'A BAŞKA DİNLERDEN GİRMİŞ ( BAŞTA YAHUDİLİK VE HIRİSTİYANLIKTAN OLMAK ÜZERE ) ,İSLAM'IN REDDETTİĞİ ,İSLAM'IN RUHUNA VE EVRENSEL MESAJINA UYMAYAN AMA CAHİL MÜSLÜMAN HALK TABAKASINDA İSLAM'IN GÖRÜŞÜ İMİŞ GİBİ KABUL GÖREN CÜMLE-SÖZ - FİKİRLERE DİKKAT ...!





























Celcelutiye ve Risale-i Nur



Van’dan Yılmaz DENİZ: "Risale-i Nur’da bir çok yerde bahsi geçen Hazret-i Ali’nin (ra) nazmettiği Celcelûtiye hakkında bilgi verir misiniz? Celcelûtiye nedir? Nasıl bir eserdir? Kime dayanır?"
Celcelûtiye, Süryanîce “bedî” demektir. Resûl-i Ekrem Efendimize (asm) Hazret-i Cebrâil (as) tarafından indirilen ve içinde İsm-i Azam’ı da taşıyan yüksek mânâlar, Hazret-i Ali (ra) tarafından Celcelûtiye adıyla ve cifir ilmine göre bir çok tarih de düşürülerek Süryanî diliyle nazmedilmiş ve kaside haline getirilmiştir. Yüksek ve tesirli bir duâdır. Bir isimler hazinesidir. Allah’ın rahmetine vesile olması hasebiyle bir rahmet hazinesi veya bir Cennet hazinesi demek de mümkündür. Allah’ın en büyük ismi olan İsm-i Azam bu duânın içerisinde gizlenmiş olduğundan, bu duâyı okuyarak Allah’a sığınan kimsenin, dünya ve âhiret işlerinde çok kolaylıklar ve bereketler göreceği müjdelenmiştir.
İmam-ı Gazalî Hazretleri nakleder ki: Cebrâil Aleyhisselâm Peygamber Efendimize (asm) dedi ki:
“Yâ Muhammed! Rabb’in sana selâm ediyor ve selâmın en mükerremini sana tahsis buyuruyor. Sana bu hediyeyi ihsan buyurdu.”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (asm):
“Ey kardeşim Cebrail! Bu hediye nedir?” dedi.
Cebrail Aleyhisselâm:
“Bu hediye, içinde İsm-i Azam ile en kapsamlı kasem bulunan büyük duâdır” diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz (asm):
“Ey kardeşim Cebrâil! Bu duânın adı nedir? Keyfiyeti nasıldır?” diye sordu.
Cebrâil Aleyhisselâm dedi ki:
“Yâ Muhammed! Bu duânın adı Bedî’dir (Celcelûtiye). İçinde en yüksek kasem ve İsm-i Azam vardır. O İsm-i Azam ki: 1- Arş-ı Alâ’nın kenarına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, Allah’ın arşını taşıyan melekler bu arşı kaldıramazlardı! 2- Güneşin kalbine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, güneşin ışığı ve nûru olmazdı! 3- Ay’ın kalbine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, ay ışık veremezdi. 4- Cebrâil Aleyhisselâm’ın kanadına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, Hazret-i Cebrâil yeryüzüne inemez, semaya çıkamazdı! 5- Mîkâil Aleyhisselâm’ın başına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı yağmurlar ve damlalar ona itaat etmezlerdi. 6- İsrâfîl Aleyhisselâm’ın alnına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı sur üfleyemezdi. 7- Azrâîl Aleyhisselâm’ın elinin üzerine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, mahlûkâtın canlarını alamazdı. 8- Yedi kat göklere yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı gökler yükselemezdi. 9- Yedi kat yerlere yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, yedi kat yerler, şimdi olduğu gibi sâbit olmazdı! Bu ismi Âdem Aleyhisselâm okumuştur!”1
İsm-i Azam’ı içinde saklayan ve Celcelûtiye’ye kaynaklık eden yüksek mânâların, yeşil bir atlas üzerinde yazılı olarak Cebrâil Aleyhisselâm tarafından Peygamber Efendimiz’e (asm) semâdan indirildiği nakledilir. Hazret-i Ali radiyallahü anh demiştir ki: “Ben Cebrâil’in şahsını gökkuşağı sûretinde gördüm. Sesini işittim. Sahifeyi aldım. Bu isimleri içinde buldum!”2
Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin, “İsm-i Azam veya İsm-i Azamın altı nuru” unvânıyla Otuzuncu Lem’a’da açıkladığı ve Hazret-i Ali (ra) için birer İsm-i Azam olduğunu beyan buyurduğu Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl ve Kuddûs isimlerinin Celcelûtiye’de geçen İsm-i Azam’dan olduğunu On Sekizinci Lem’anın satır aralarından çıkarmak mümkündür.3
Celcelûtiye’nin cifir ilmiyle haber verdiği bir çok gizli işâretin Risâle-i Nûr’da ortaya çıkmış olması, mânâsı olan Bedî isminin Risâle-i Nûr müellifinin ismiyle bağdaşması, Risâle-i Nûr’un Hakîm, Rahîm ve Nûr isimleriyle birlikte Bedî ismine de mahzar olması4, bir çok beytinin açıktan Risâle-i Nûr’dan bahsetmesi ve Risâle-i Nûr’u haber vermesi, vahiy kaynaklı Celcelûtiye’nin mânâ ve müjdelerinin, asrımızda Risâle-i Nûr’da ortaya çıktığını gösterir.
Risâle-i Nûr Müellifi Bedîüzzaman Hazretleri, Yirmi Sekizinci Lem’a’da Hazret-i Ali (ra) ile mânâ âleminde yaptığı bir konuşmadan bahseder. Hazret-i Ali’ye (ra):
“Ercûze’nde benden bahisle ‘Kendini muhafaza et’ demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük. Fakat, maatteessüf, kendimizi muhafaza edemedik. Bu belâya düştük. Şahsımdan binler defa daha ehemmiyetli olan Risâle-i Nûr’dan bahis ve işâretin yok mu?” diye sorar.
Hazret-i Ali radiyallahü anh şöyle cevap verir:
“Yalnız işâret değil; belki Celcelûtiye’mde tasrih ediyorum. (Açıkça bahsediyorum.)”
Üstad hazretleri bu soru-cevaptan sonra, Hazret-i Ali’nin kasidelerinden en meşhuru ve en esrarlısı olan Celcelûtiye kasidesinde; “Sirâcü’n-Nûr (Risâle-i Nûr) gizli olarak yakılır ve aydınlatır! Kandiller kandili gizli olarak tutuşturulur. O da her tarafı aydınlatır!” fıkrâsını bulduğunu, bu fıkranın açıktan ve ismiyle Risâle-i Nûr’dan bahsettiğini kaydeder.5
Dipnotlar: 1- İmam-ı Gazâlî, Celcelûtiye, s.5,6. 2- Lem’alar, Y.A.N., 2001, s. 193. 3- A.g.e., 193, 198. 4- Lem’alar, Y.A.N., 2001, s. 326; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 107. 5- A.g.e., s. 324.

Celcelutiye 1

Sirların hazinesi olan "Bismillah" ile başlarım. Onun ile o hazineyi keşfederim.Ardından mahlukatın en hayırlısı, dalalet ve yanlışlıkların ortadan kaldrıcısı Hz. Muhammed'e (a.s.m.) salat getiririm.ilahi! Kusursuz olan Allah, Ehad, Bedi' ve Kadir isimlerini sefaatcı kılıp niyazla Senden istiyorum!Kadri muazzam olan ismin hürmetine Senden niyaz ediyorum Ya ilahi, işlerimi kolaylaştir.Ya Hayy, ya Kayyum! Allah, Ehad, Bedi' ve Basit isimlerini sefaatci yaparak ve iimitle Sana yalvarıyorum.Ey yaratma mertebelerinin en yükseğinde bulunan Allah'ım! Sabit ve Cebbar isimlerinin hakki, uyumaz sıfatın ve atesleri söndüren Halim ismin hürmeti icin!Ey cabuk imdada kosan Rabbim! Allah, Ehad isimlerinin ve dualara suratle cevap veren Bedi' isminin hürmetine Sana yalvarıyorum.Kayyum ismin hürmetine, kalbimi ondaki kirlerden temizleyerek ihya et! Ona Senin srrın yerleşip ışık saçsın!O sırrın nurunun parıltılarından üzerimde bir aydınlık bulunsun. Böylece yüzümde bir ışıltı zuhur edip parıldasın!Kalbime rahmet sağnakları dökülsün de onu Kerim olan Mevlamizin hikmet incileriyle dile getirsin!Her yandan beni nurlar kuşatsın da büyük Mevlâmızın heybeti bizi kaplasin!Sen her türlü noksandan munezzehsin, ey yaratma ve her an yoktan coklukla var etme mertebesinin en yükseğinde bulunan ve ölüleri en kerimane tarzda dirilten Allah'im!Bir araya getirilmiş hece harflerinin (Kur'an'daki bazı surelerin başında bulunan mukattaat harflerinin) hakkı için beni maksadima ve her türlü ihtiyaçlarıma erdir.Yüce İsm-i A'zamın ve Kur'an'ın her tarafı kuşatan nuruyla irademe yerlestirilen harflerin sırrı hürmetine,Nurlardan üzerime ısık saçacak bir feyiz akıt ve ism-i Hakim'inle kalbimin cansızlığını ihya eyle!Ne olur ism-i Cebbar'ınle, bana bir heybet ve celal giydir ve düşmanlarımın ellerini benden cektirKadri Yüce, Selam, Aziz ve Celil ism-i şeriflerinin hürmetine beni her türlü düşman ve hasetçiden koru!




Celcelutiye 2

Bunu Celal, Rauf, Münezzeh, Kuddüs ve kendisiyle karanlıkların dagildigi Rahim isimlerinin nuruyla lutfet!Ey Rabbim! O nur ile ihtiyaçlarımı gider. Selam ve Hayy ism-i şeriflerinle hacetimi suratle yerine getir.Ma'bud, Hu, Samed ve şehid isimlerinin hürmetine ey Yüce! Kâfi isminle işlerimi kolaylaştir!Ey celal sahibi! Ve ey Halim! Senin yardımınla açılacak bir ilmin sırlarıyla bana bir ikram lutfeyle!Sırları kesin ve inkişaf etmiş Kur'an-ı Hakim'in nurani ve açık ifadeleriyle beni her türlü korku ve sıkıntıdan kurtar.Ey celâl sahibi ve ey kırık gönülleri üzüntüden kurtarıp saran! "Kün=ol" fiilinin "Kâfi hürmetine beni koru!Tehlikeler deryasında beni güvende kıl ve o deryadan en hayırlı bir selâmet sahiline çıkmayı ihsan eyle. Sensin benim sığınağım. Sıkıntılar ancak Seninle ortadan kalkar.Rahmet olan yağmurun sağnak hâli gibi üzerime nzık yağdır. Her ne kadar günahta aşırı da gitseler âlemlerin ümidi yalnız Sensin!Ey Celâl Sahibi! Basîr ism-i şerifin hürmetine düşmanlarımızı sağır, dilsiz, kör ve konuşamaz eyle!Alîm ve Ganî isimlerinle beraberSabûr isminin de kal'asma sığınarak, yanlışlıktan korunurum.Baştan başa bütün mahlûkâtın gönüllerini bana lütufla çevir ve Fettah ism-i şerifinle bana makbu-liyet elbisesini giydir.* : Üstad Bediüzzaman bu beyti, şu mânâya gelecek şekilde okurmuş ve o şekilde kaydetmiştir:Bütün âlemlerin kalblerini Risâle-i Nâr'a ısındır ve Fettah isminle ona makbuliyet ihsan eyle!)Ya İlâhî! Selâm ism-i şerifin hürmetine işlerimizi kolaylaştır ve bize izzet ve yücelik ver!Üzerimize af örtüsünü ger ve kalblerimize şifa ver. Kalbleri manevî hastalık kirlerinden temizleyip şifaya kavuşturan yalnız Sensin!Allah'ım! Hû ism-i şerifin hürmetine, bütün rızkımızda bize bereket ihsan eyle ve güçlük düğümlerini çöz de rahatlayalım!Ey Gerçek Ma'bûd, yâ Hû ve yâ Hayre'l-Hâhkîn! Ve ey bizim için nzıklar cömertliğinden coşup gelen!Her yönden gelen düşmanı Senin yardımınla defederiz. Sen de isminle onlara uzaktan atar ve onları dağıtırsın.Ey Celâl Sahibi! Çöl kelerinin, yanına koşarak gelip şikâyetini arz ettiği Zât'ın (Hz. Muhammed'in) şanı hürmetine onları yüzüstü ve yardımsız bırak!Yâ İlâhî! Benim ümidim ve seyyidim yalnız Sensin. Beni tahkir etmek isteyen ordunun düzeniniKesin yeminlerin (Yeminle başladığın Kur'ân sûre ve âyetleri) ve muht*******arı hürmetine, bütün zararlıların tuzaklarını benden defet!Ey eski ümmetlerden beri kendisinden dilekte bulunulanların en hayırlısı, ihsanda bulunanların en kerimi ve ümit kapılarının en değerlisi!Ey gizliliklere ilmiyle nüfuz eden Nûr! isminle, yıldızımı çağlar ve asırlar boyu nurlu kıl ve parlamaya devam ettir!


Celcelutiye 3

Nurun kandili gizli, fakat açık bir biçimde tutuşturulur. Kandiller kandili gizli olarak nurlanır.izzet, azamet, celâl ve kibriya sahibi münezzeh ve mukaddes olan Zât-ı Rahîm'in nuruyla küfrün ateşi söndürülür.Ma'bûd-u bilhak (el-İlâh) Hû, Samed, Zü'1-Batş (Düşmanlarını kıskıvrak yakalayan), Cebbar (Hükmüne karşı konulmaz) ve Halım olan Zâtın yardımıyla (o nûr) düşmanlarının ateşini bastıracak.Gerçek ma'bûd, Hak olan ve hakkı gerçekleştiren, Cemîl, Vedûd ve Mucîb olan Zâtın yardımıyla insanlara kendisini sevdirecektir.Hak ism-i şerifin hürmetine duamı kabul buyur, benim yanımda ol, düşmanlarıma karşı bana kâfi gel, çünkü artık onlar çok ileri gittiler.Ey Rab ve Rahman olan Allah'ım! Hiç şüphesiz Sen hak ma'-bûdsun! Ey kuvvetli mededkârım! Şiddetli fırtınalar peş peşe kopmaktadır.Kâfirlerden korunmak ve düşmana şiddetle hücum etmek ancak Senin yardımmladır. Senin yüce kapına gelip sığınan kimsenin karanlığı dağılır.Tâ Hâ, Yâ Sîn, Tâ Sîn ve Tâ Sîn Mîm (Kasas ve Şuara Sûreleri hürmetine bize yönelip gelen bir saadete ermek için bizim yardımcımız ol!Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd (Meryem) Sûresi ile, bizi dört bir yandan kuşatan kem gözlere karşı korunuruz ve bu bize yeter.Hâ Mîm Ayn Sîn Kaf (Şûra) Sûresi bizi koruyan sığınağımız olsun; onun karşısında dağlar bile sarsılır.Kâf, Nûn ve Hâ Mîm Sûreleri hürmetine bu himayeyi gerçek-leştir... Duhân Sûresinde de muhkem kılınmış bir sır vardır.Elif Lâm ile başlayan sûreler, Nisa Sûresi, Mâide Sûresi, En'âm Sûresi ve nurlu kılınmış Nûr Sûresi hürmetine...Elif Lâm Râ ile başlayan (Yûnus, Hûd, Yusuf, İbrahim, Hicr) sûreleri sırrı ve îsm-i A'zam'ın nuruyla, işlediğim her günahtan vazgeçerek yükseldim.Elif Lâm Mîm Râ (Ra'd) Süresiyle yüce olan ruhanîler ve melekler meclisine yükseldim.Amme, Abese, Nâziat, Tank, Ve's-Semâi Zâti'l-BUrûci ve Zilzâl sûreleri hürmetine...Tebâreke, Nûn, Seele Sâilün, Tehmîz (Hümeze), İze'ş-Şemsü Küvvirat Sûreleri hakkı için...Zâriyât, Necm ve Kamer Sûreleri hürmetine işlerim bana kolaylaşsın,Hizb hizb, âyet âyet, okuyucuların okudukları ve inmiş olanlar adedince Kur'ân Sûreleri hakkı için.Ey Mevlâm! Kendilerine kitab indirdiğin her peygambere ihsanda bulunan fazlını diliyorum.Âyetü'l-Kübrâ hürmetine beni kurtar, emanet ve emniyet ver. Esmâi Hüsna hakkı için beni dağınıklıktan koru.O harfler Merih yıldızı gibi yüksek ve âlîdir. Asâ-yı Musa ismiyle karanlıklar dağılır.Bunların sırrını kendime şefaatçi ederek Senden niyazda bulunuyorum. Bu, insanların kendisiyle doğru yolu bulduğu zillet ve tevâzû sahibi birinin tevessülü gibi olsun.Ey merhametli Rabbim! Bunlar öyle harflerdir ki, mânâları sebebiyle çağlar ve zamanlar boyu üstünlük Kendilerine bahşedilmiş ve yüceltilmişlerdir.
Celcelutiye 4

Ey Allah'ım! Gerçekten bütün âyetler ve ihtiva ettikleriyle Sana tevessülde bulunarak yalvardım.İşte onlar, nûr harfleridir. Onların hasiyet ve meziyetlerini [bende> topla, mânâlarım gerçekleştir. Her türlü hayır onlarla tamamlanır.Bana itaat eden yardımcı bir hizmetçi gönder. Onunla sıkıntım ortadan kalksın.Ümmü'l-Kitâp olan Fatiha Sûresi ve arkasından gelen sûreler hürmetine bu konuda bana itaat edecek bir hizmetçi musahhar kıl.Ey Mevlâm! Kendisiyle çağrıldığında bütün işlerin kolaylaştığı isminle (İsm-i A'zam) Sana yalvarıyorum.İlâhî! Peygamberlerin Sana manen yaklaşmak için kendilerine şefaatçi kıldıkları kelimeler hürmetine güçsüzlüğüme merhamet et. Günahlarımı bağışla.Ey Yaratıcım ve Seyyidim (Efendim)! İhtiyacımı yerine getir! İşlerimi Sana havale ediyorum.Ya Rabbi! Hz. Muhammed'i (a.s.m.) ve burada toplanan güzel isimlerini şefaatçi ederek Senden niyaz ediyorum!Yâ İlâhî! Günah ve yersiz bir bakışa varıncaya kadar bütün hatalarımdan dolayı tevbe etmeyi şu miskin kuluna lûtfeyle ve hatasından geç!Beni hayır, ihlas ve takvaya muvaffak kıl ve yüce toplulukla birlikte beni Firdevs cennetine yerleştir!Hayatımda ve ölüp kabrin karanlığına vardığımda da bana merhametli ol ve böylece o karanlık nura açılsın.Yâ İlâhî! Ne olur, Mahşerde amel sayfamı lûtfunla ak eyle! Ve eğer hafif gelecek olursa sevap terazimi ağır getir.Beni, keskin olan Sırat köprüsünden koşarak geçir ve o büyük Cehennem ateşinden ve içindekilerden koru!İşlediğim her günahtan dolayı beni affet. Çok da olsa büyük günahlarımı bağışla!Ey kadri yüce İsmi taşıyan! Bütün tehlikeli işlerden kurtuldun ve selâmete erdin.Savaş, korkma! Harbet, çekinme! Vahşî ve yırtıcı hayvanlarla dolu her yere gir!Saldır, kaçma! Dilediğin düşmanla mücadele et! Dört yanını kuşatmış da olsa hiçbir kralın gücünden korkma!Ne bir yılandan korkarsın, ne bir akrep görürsün. Ne de bir arslan gürleyerek sana gelir.Ne bir kılıçtan, ne bir hançerin yaralamasından, ne bir mızraktan ve ne ortalığı almış kötülük ve tehlikeden korkma!Bunu okuyanın mükâfatı Hz. Muhammed'in (a.s.m.) şefaatidir. Saf saf dizilmiş hurilerle birlikte Cennette toplanır.Bil ki, Muhammed Mustafa (a.s.m.) en üstün Peygamberdir. Allah'ın yeryüzüne yayılmış kullarının en faziletlisidir.Yüce şanından dolayı her dileğinin başında onu an, onu şefaatçi et ki zulüm ve tecavüzden kurtulasın.Yâ İlâhî! Her gün, her an ve her rüzgâr estikçe o seçkin Mustafa'ya salât eyleO seçilmiş Muhammed'e (a.s.m.) ve bütün Âline yeryüzünün bitkileri ve kıyamete kadar esen rüzgâr adedince salât eyle!Parıldayan şimşeklerle birlikte bulutlardan dökülen yağmurlar adedince ve yeri göğü dolduracak kadar salât eyle!Bizzat Hz. Allah'ın ve meleklerinin ona salât ve selâm getirmesi (Onun büyüklüğünü göstermesi bakımından) sana yeter.O halde sen de, yıllar ve günler sürdükçe ve güneş ışık saçmaya devam ettikçe, sürekli olarak ve şefaatini dileyerek ona salât getir.Âl-i Hâşim'den (Haşim Oğullarından) o paklara, hacılar Kâbeyi ziyaret edip onu selâmlamaları adedince selâm eyle!Yâ İlâhî! Hz. Ebû Bekir ve Ömer'den, Hz. Osman ve sarsılmaz Haydar'dan da (Allah'ın Arslanı Hz. Ali'den) razı ol!Aynı şekilde bütün Âl ve Ashabından, evliya ve salihlerden ve bunlara tâbi herkesten razı ol!Bu, Hz. Muhammed'in (a.s.m.) amcasıoğlu Hz. Ali'nin sözleridir. Onda mahlûkât için ilimlerin özü ve sırrı toplanmıştır.

Konuyla Alakalı Bakılabilecek Diğer Kaynaklar-
Cümle Açıklamaları - Soru ve cevaplar- Makale arşivi- Kavramlar Lügatı- Kullanıcı Soruları

1 Kasım 2007 Perşembe

Cinsel İlişkide Eşlerin Başkalarını Hayal Etmeleri


Eşler cinsel ilişkide bulunurken erkek hanımını tanıdığı güzel bir kadın diye hayal etmesi, kadının da kocasını başka bir erkek diye hayal ederek sevişmesi, cinsel ilişkide bulunması haramdır.
İbn-i Abidin bu, suyu şarap olarak düşünüp şarap niyetiyle içmeye benzer. O, haram olduğu gibi bu şekilde cinsel ilişkide haramdır. (İbn-i Abidin:6/372))
Bu tür davranışları ailelerin yıkılmasına sebep olacağı için İslam yasaklamıştır.

Kaynak:
Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN

Cinsel ilişki


Başlangıç Safhası: Terketmek erkek için kabalık, kadın için eziyettir. Beş duyudanda faydalanmalıdır.
Görme
İlişki öncesi gözler cinsel hisleri tahrik edecek şeyleri görmeli.
Vakit gece ise, fazla ışıklı olmaması, ışığın söndürülmesi veya ışığın az olması uygundur.
Kadında veya erkekte ister giyinik ister çıplak olsun gözleri rahatsız edecek, az-çok soğukluk etkisi yapacak görüntüler olmamalı.
Kadının -dışarıya değil- erkeğine karşı süslenmesi gerekir.
Duyma
İlişki öncesinde can sıkıcı sözler olmamalı
Gönül alıcı fısıldaşmalar, tatlı bir sohbet en azından sevgi dolu birkaç söz.
Koklama
Güzel kokular etkileyicidir. Bu inceliği bilen kadın, o anda güzel kokularla kokulanmayı da ihmâl etmez.
Bedenin temizliği ve hoş olmayan kokudan arınmış olması da yeterlidir.
Eşlerin temiz vücudlarından birbirine verdiği fıtrî ve tabii kokunun, başlı başına te'sirli bir gücü vardır.
En çok rahatsız edici kokular, ağız kokusu ile ağır ter kokusudur.
Vücudda fazla ter toplayan koltukaltı ve kasık bölgeleri, haftada bir tıraş edilmeli ve yıkanmalıdır.
Tatma
Dişler fırçalanmalı veya misvâklanmalıdır.
Ağızda soğan sarmısak veya sigara kokusu rahatsız edicidir.
İlişki başlangıcında ağız bölgesinin, dil ve dudaklar çevresinde yaptığı temaslar da, tatma hissinden gerekli zevki almaya yeterlidir..
Dokunma ve Okşama:
İlişkiye hazırlanmada "aşk oyunları" denilen en te'sirli yöntem vücudun çeşitli yerlerine yapılan dokunma ve okşama işidir. Bunun için önce yeteri kadar soyunmuş olmalıdır.
Üst vücudda bir iç elbisesinden başkasını bırakmamak, hattâ vaziyete göre, yatak içinde soyunmuş olmak, ilişki zevkinin ziyâdesiyle yaşanmasını sağlar.
Dokunma ve okşama vazifesi, kadından çok erkeğe düşer.
Kadında omuz ve dizlerden mahrem yerlere kadar birçok bölge, okşanmaya karşı hassastır. Temas ve taramalar, çevreden merkeze doğru kayarak, kadında asıl temâs için kuvvetli bir arzu belirinceye kadar devam etmelidir.
Hassas Bölgeler:
Öpüşme : Hem cinsel beraberliği başlatır, hem de orgazma varmada önemli bir rol oynar. Dudaklar ve dil, en duyarlı bölgelerdendir. Özellikle alt dudakların ve dilin emilmesi, kadınlar için cinsel hazzı artırıcı etki uyandırır.
Klitoris : Bu, kadınlık organının üst tarafında bulunan bir çıkıntıdır. Cinsel uyarma sonucu kabarır. Kadın vücudunun en duyarlı noktası olduğu için, hafifçe okşamalıdır!
Göğüsler : Kadınların meme uçları adeta birer klitoris görevi görür ve uyarılmaları kadına büyük haz verir. Aynı şekilde, memelerin koltuk altlarına doğru uzanan yan kısımları ile iki memenin ortası, bir de altlarındaki yuvarlıklar, hassas ve uyarıya açık bölgelerdir.
Diğer Bölümler : Bacak araları, göbek yuvarlağı, kulaklar, boyun, ense, sırt.
Okşama Şekli
İlişkiden önce, hassas bölgelerin hafif okşamalarla tahrik edilmesi gerekir.
Okşamaya, en hassas bölgelerden başlanmaz. Daha az hassas bölgelerden başlayarak, en hassas bölgelere, merkeze doğru kaydırılan yumuşak bir okşama idealdir.
İlişki Safhası
Şehvet hislerinin iyice uyanmasıyla, kadının mahrem bölgesinde birleşmeyi kolaylaştırıcı mezi denilen sıvı çıkar.
Kadın o anda cinsî his bakımından zayıf olur veya yeterince tahrîk edilmemiş bulunursa, böyle bir sıvı görülmez.
Eşler, arzu ettikleri temas şeklini tercih ederler.
Temas safhasında en mühim mes'ele, erkeğin acele etmemesidir.
O halde erkek, zaman zaman duraklamalar ve ihtiyatlı tavırlarıyla, sondaki "orgazm" durumuna gelmeyi geciktirmeli, bu noktada kadınla beraberliği sağlamaya çalışmalıdır.
Esas itibariyle birleşmenin sorumluluğu da erkeğe düşer. Erkek, birleşmeye doğru yönelirken, kadının bunu anlayacağını sağlayacak hareketler yaparak onu hazırlamalı, aynı zamanda da, yavaş hareketlerde bulunarak "birleşme" durumuna geçmelidir.
Birleşme sırasında da, kararlı ama yumuşak olmaya çalışmalı, tedricen yaklaşmalı, başlangıçtaki yavaş hareketlerin temposunu yavaş yavaş artırmalıdır.
Yeterli ön hazırlık ve aşk oyunları izlenince, uygun bir birleşme, birleşmenin en önemli noktası olan "birleşmede orgazm" veya "aynı anda orgazm" denen sonucu sağlar.
Orgazmın verdiği yorgunluk ve "uyuşukluk" içinde, çok yavaş hareketlerle öpüşme ve okşamaları sürdürmek, bu arada da hafif ve müşfik bazı sözler söylemek, eşler için hem orgazmın tam doyumuna vardırıcı, hem de onları rahatlatıcı olur.
Cinsi ilişkinin baştan sona normal bir bütün hâlinde, onbeş-yirmi dakika sürmesine ihtiyaç vardır. Bu müddet, duruma göre uzayıp kısalabilir.
Boşanmadan sonra erkek, hemen çekilmemeli, bir müddet daha kadınla berâber kalmalıdır.
Orgazmdan sonra genel olarak erkekler, baştakine benzer bir sevgi ve ilgi göstermeyi ihmâl ederler. Kadın ise bu ândan sonra da, sevgi kucağında bir miktar daha eğlenmeyi arzular. Bu kısa bekleşmenin ihmâli, kadının canını sıkar.
Erkek, eşinin bu ândaki haklı arzusunu da ondan esirgememelidir. Son safhadaki bu tabiî arzuya cevap vermek için, yerine göre bir kendine çekiş, kucaklayış, bir bûse ve okşayış da kâfi gelebilir.
Pozisyonlar
Evlilik hayatı boyunca cinsî münâsbetlerin, şeklen değişmeyen bir vaziyette devam etmesi bıkkınlığa sebeb olabilir. Bunun içindir ki, zaman zaman farklı şekil ve vaziyetleri kullanmaya ihtiyaç görülür.
Zamanla değişen lüzum ve ihtiyaca göre, kadına zahmet vermeden daha uygun vaziyetler seçmek, (sırtüstü, yanüstü, dizüstü çeşitli haller) eşlerin tercihine kalmıştır.
Genel tercîhler kadın altta yüzyüze ve malûm vaziyette olmakla beraber - döl yolundan olmak şartıyle- çeşitli şekiller mümkün ve meşrûdur.
Birincisinde kadın sırt üstü yatar, erkek kadına yüzü dönük olarak üstten yaklaşır. En uygun olanı budur.
İkinci pozisyonda ise, kadın üstte olur ve serbestçe hareket ederek cinsî temasta motor rol oynayabilir.
Orgazma, boşalmaya yakın pozisyon değiştirmek iyi olur. Boşalma anında kadının üste olması her ikisine de sıkıntı verir. Boşalma esnasında kadının altta erkeğin üste olup, boşalmadan sonra bir müddet o halde kalmaları eşleri rahatlatır. Fakat bütün ağırlık kadının üzerine verilirse, rahat olması gereken hassas bir zamanda kadına sıkıntı verilmiş olur. Bunun için erkeğin diz ve dirsekler ile yataktan destek alıp yükünü hafifletmesi gerekir.
Kaynak:
Huzura Doğru sitesinden özetlenerek alınmıştır.

Cinsel Görevden Kaçınma


Kadının cinselliğinden yararlanmak kocanın hakkı olduğu gibi, erkeğin cinselliğinden yararlanmak da kadının hakkıdır.
Cenab-ı Hak buyuruyor: "Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları varsır. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları bir derece daha fazladır." (Bakara Suresi : 228)
Bu ayette bahsedilen bir derece, cinsellik konusunda değildir. Cinsellik konusunda erkek-kadın eşittir. Erkeğin bir derece daha haklı olduğu konu onun kadını gözetmesi, malını koruması, onu idare etmesi, ailenin yükünü çekmesi açısındandır.
Allah Resulu buyuruyor: "Kadın kocasının izni olmadan (farz oruç dışında) oruç tutar da orucu sebebiyle kocasının arzularını karşılamaktan kaçınırsa Allah ona üç haram işin günahını yükler." "Kişi cinsel ilişkide karısını çağırdığı zaman karısı ocak başında yemek pişiriyorsa da kocasının davet cevap versin." "Kişi karısını yatağa çağırdığı zaman (bir özrü olmadan) kadın gelmekten kaçınır, kocası da bu sebeple ona kırgın olarak gecelerse, melekler sabaha kadar o kadına lanet ederler." "Size cennetlik kadınları tanıtayım mı? Onlar bir hata ettikleri veya kocaları tarafından bir haksızlığz uğratıldıkları zaman kocalarına karşı: "Seni hoşnud etmedikçe uyumayacağım diyebilen kocalarına düşkün kadınlardır."
Aynı şekilde kocanın cinselliğinden yararlanmakda kadını hakkıdır. Bu hakkını almasına yardımcı olmak da kocasının görevidir. Kocanın bu görevini yapmaması, onu suçlu ve günahkar yapar. (Tefsir-i Kurtubi 3/124) Hatta koca cinsel görevini yapamadığı zaman kadın mahkemeye başvurup boşanabilinir. bu hak erkeğee de verilmiştir.
Kaynak:
Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN

CİNSEL EĞİTİM NASIL OLMALI

Dr. İbrahim Erbıyık Zafer Dergisi - 2001-OCAK-289. SAYI
KADIN VE ERKEK... 'Her birinin kendisine has cinsel özellikleri vardır. Ergenlik çağı ile birlikte zirveye çıkan cinsel ihtiyaçlar, cinsel problemler, evlilik ve aile, evlilikte cinsel hayatın tatminkâr olması için uyulması gereken kurallar, hamilelik ve doğum, çocuğun bedensel ve ruhsal sağlığı, müstehcenlik ve muzır neşriyat, toplumda kadın erkek ilişkileri...'
Bütün bunlar insan cinsî hayatının ana başlıklarıdır.
Cinsel konuların akıl almaz istismarlara konu yapıldığı bir zamanda yaşıyoruz.
Bir tarafta cinsel hayat ayıplarla örtülü bir tabu olarak görülüyor... Öbür yanda, bütün mahremiyet sınırlarına meydan okuyan bir teşhircilik furyası yürütülüyor... Bu tezat tablosundan ortaya çıkan sonuç: cinsel hayatta tam bir anarşi hüküm sürüyor. O halde, dinî kaynaklara ve çağdaş ilimlere dayanarak yapılacak bir cinsel eğitim ihtiyacı ihmale gelmeyecek kadar âcil olmaktadır.
Cinsî konuların insan hayatındaki yeri nedir? Cinsel hayat hakkında bilmemiz gerekenler nelerdir? Medyanın olumsuz bombardımanından nasıl kurtulacağız? Doğru olan nedir? Neler yanlıştır? Sevap, ayıp, günah kavramları en doğru şekilde nasıl anlaşılacaktır?..
Cinsellik hayatımızın bir parçasıdır. Yüce Kitabımızda da şöyle buyrulmuyor mu? İnsanlar iki ayrı cins olarak, 'erkek ve dişiden' yaratılmıştır. Bir çok ayette eşler arasındaki münasebetlerin biyolojik ve psikolojik boyutlarına işaret edilmiştir.
Yaradılışımıza yerleştirilen çok önemli bazı temel ihtiyaçlar vardır: Beslenme, barınma,uyku ve cinsellik gibi...
'Şehvet' olarak adlandırılan cinsî arzu (libido, cinsel haz) kadınla erkek arasında yaratılan birbirine yakın ve beraber olma ihtiyacının biyolojik temellerinden biridir.
Rum suresinin 21. ayetini dinleyelim: 'Yine O'nun delillerindendir ki, size kendi cinsinizden, kendilerine meyil ve ülfet edeceğiniz eşler yarattı. Aranızda merhamet ve sevgi koydu. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için, ibret alınacak çok deliller vardır.'
Bediüzzaman, İşârât-ül İ'caz adlı eserinde, nefis bir duygusal yorum yapıyor:
'İnsanoğlunun en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut olmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezzetlerde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar. Evet, bir işte hayrete düşen veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latifi, en şefiki, kısm-ı sani ile tabir edilen kadın kalbidir.'
Her bir hücrenin mikrokozmik seviyede, elektronlarına kadar, en ince bir plan dahilinde her türlü ihtiyacını mükemmelen karşılayan Vücut Sarayının Sahibi insanoğlunun bütün ihtiyaçlarını da belli nizamlara bağlı kılarak karşılamıştır. Dinimizin bize kazandırdığı iki temel ölçü olan helâl ve haram kıstaslarına göre kurulan bu nizam, insanın her bakımdan huzurlu olmasının şartlarını sunmaktadır.
Madem insanlarda cinsî ihtiyaçlar, arzular yaratılmıştır. Kadın erkeğe, erkek de kadına eğilimli kılınmıştır. O halde aile hayatı ortamında bu duyguların meşru bir şekilde karşılanması, sağlıklı ve vazgeçilmez bir husustur.
Dinimizde evliliğe büyük önem verilmiş, cinsel hayatı düzenleyen emir ve yasakların büyük çoğunluğu da bu temel ölçüye göre belirlenmiştir.
Zinanın, homoseksüelliğin, evlilik içinde cinsel hayattan çekilmenin, kısırlaşmanın, şehvetle bakmanın vs... yasaklanması, cinsî duyguların meşru yoldan, evlilik hayatı içerisinde tatminine dönük prensiplerden bazılarıdır.
Helâl ölçülerdeki cinsel yakınlaşma ibadet sınırları içerisinde değerlendiriliyor. Zira cinsel ihtiyaçlar kulluk bilinci içerisinde, emredilen prensipler doğrultusunda karşılanması huzur ve mutluluğun en önemli şartlarından biridir.
Cinsel hayattaki sapmaların insanları ne gibi tehlikelere maruz bırakabileceğine sanırım AIDS iyi bir örnektir.
Cinsel eğitim şart mı? İslam'ın emir ve yasaklarını öğrenmek, büluğ çağından itibaren aklı başında olan her Müslüman'a farz ve şart değil midir? Elbetteki bir kısım ibadetlerin sıhhati, bu bilgilerin bilinip yaşanmasına bağlıdır. Gusül abdestinin hangi hallerde zorunlu olduğunu kavramadan ibadet hayatı sağlık kazanabilir mi? Öyleyse cinsel bilgiler de doğru kaynaklardan öğrenilmelidir.
Çocuklar cinsel farklılıklarını daha iki, üç yaşından itibaren sezmeye başlarlar. Bildiğimiz anlamdaki cinsel 'bilinç' ise ancak büluğ çağı ile birlikte yerleşmeye başlar.
Aslında cinsel terbiye ve eğitim doğumla başlamalıdır. Kılık kıyafetten davranışlara, oyun ve oyuncaklara kadar pekçok hususta kız ve erkek çocukları farklı yetiştirilmelidir. Hz. Hasan'ın doğumunda sarıldığı sarı giysiyi Efendimiz beyaz bir giyecekle değiştirmiş, renk ayrımının önemine dikkat çekmiştir.
Cinsel terbiye çocukların büyüyüp gelişmesine göre yoğunlaşan bir seyir takip eder. Kızların anneleri, erkeklerin babalarınca eğitilmeye başlamaları en uygun olanıdır.
Eğitimin amacı çocuğun cinsine has davranışları normal ve sağlıklı şekliyle kazanmasıdır. Çocuktaki normal gelişme seyri dikkatle izlenmeli, sorularına kaçamaklar, ve yanlış sapkın yorumlar yerine, tatmin edici cevaplar verilmelidir. Azarlamak, baştan savmak zarar vericidir.
İbadetle ilgili cinsel bilgilerin verilmesinde geç kalınmamalıdır. Namaz ve orucun gerekleri öğretilirken bu bilgiler verilebilir. 6-7 yaş civarı uygundur. 7 yaşında, en geç 10 yaşında çocukların yatakları, odaları ayrılmalıdır.
En hassas dönem büluğ çağı: Bedenlerdeki farklılaşma ve duygu dünyalarındaki değişmeler, ana, babaların onlarla ciddi bir şekilde konuşmalarını, yol göstermelerini gerektirir. Artık çocukluktan çıktıkları, yetişkin birer genç kız veya delikanlı oldukları, bedensel ve ruhsal gelişmelerin onlara yüklediği sorumlulukların gereği anlatılmalıdır. Karşı cinsle ilişkilerin düzenlenmesi, cinsel hayatlarında nelere, nasıl dikkat edip, yasaklardan kaçmaları benimsetilmelidir. İnce ayrıntılara girmek yersizdir. Ancak evlilik hayatına ait meşru bilgilerin sapık, yanlış, kulaktan dolma, art niyetle piyasaya sürülmüş tehlikeli, zararlı 'cinsel eğitim' yayınlarıyla karşılanmasının önüne geçilmelidir.
Hadislerde belirtilen, meşru ölçüler içindeki cinsel hayat, Allah'a kulluğun bir yoludur. Sünnete uygun yaşayanın her konuda olduğu gibi cinsel konularda da başı ağrımaz.
Aile ortamında ananın kızına, babanın oğluna samimi bir havada doğru bilgileri sunması niçin ayıp olsun ki?.. Allah hakkı öğrenmede haya etmemizi emretmiyor ki..
Dengeli ve istikametli bir cinsel hayat huzurun, mutluluğun yollarından biridir.
Utanma duygusundan arındırılmış bir hayat anlayışının her fırsatta yaygınlaştırılmaya çalışıldığı, cinsî enerjiyi çizgi dışına kaydırma gayretlerinin olumsuz atmosferinde, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamak için geç kalmış sayılmayız. Böylece dünyayı cennete çevirecek huzur ve saadetli aile ortamı yüzümüzde güller açtırır.

Bakire


Bu kelime genelde kız için kullanılır. Kızoğlan kız, henüz el değmemiş, cinsi temasta bulunmamış. Meşru veya gayrimeşru olarak bir kadınla cinsi temasta bulunmamış erkek için de "bekareti zedelenmemiş" ifadesi kullanılır.
İslam hukukunda bakirelerle ilgili bazı özel hükümler vardır. Bir veli bûluğ çağına eren kızını evlenmeye zorlayamaz, onun razı olup olmadığını sorar. Kız bakire ise susumasıve gülümsemesi onun evlenmeye razı olduğu anlamını taşır. dul kadından ise açıkça izin gerekir.
Hz.Aişe (r.a.): - Ya Resulullah! Er görmedik kız utanır. -Bakirenin rızası susmasıdır.
Bir kızın bekareti sıçramakla, yaralanmakla veya yaşlanmak suretiyle zail olursa bakire sayılır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bakire ile evlenmeyi teşvik etmiştir. Çünkü onunla ülfet etmek ve onu kendine bağlamak daha kolay ve güzel olur. Bununla beraber Resullullah (s.a.s.) dul ile evlenenlere de hayır dua da bulunmuştur.
Cabir b. Abdullah rivayet ediyor: "Babam Abdullah öldü. Geride yedi kız bıraktı. Ben dul bir kadınla evlendim. Resulullah bana: - Ya Cabir! Evlendi mi? - Evet, evlendim - Kız mı, yoksa dul mu? - Dul ya Resulullah. - Kendisini güldüreceğin ve seni güldürecek bir kızla evlenseydin ya. - Babam Abdullah, Uhud da şehit oldu. Fakat geride yedi kız bıraktı. Doğrusu ben de bunların arasına kendileri gibi genç bir kız getirmeyi hoş görmedim de onların işlerini görecek ve onları terbiye edecek bir kadınla evlenmeyi uygun gördüm. - Allah eşini sana mübarek eylesin.
Resulullah (s.a.s)'ın hanımları içersinde kız olarak evlendiği sadece Hz.aişe validemiz vardı. Diğer bütün hanımları ile dul olarak evlenmişti. Bu bakımdan Hz.aişe validemiz bununla iftihar ederdi. Bir defa Hz.Aişe validemiz Resulullah (s.a.s)'a: - Ya Resulullah? Lütfen söyler misin? Sen bir vadiye insen de orada bir mahsülü yenmiş bir ağaç, bir mahsülü yenilmemiş bir ağaç bulsan, deveni hangisinde yayar, otlatırsın? - Başkası tarafından otlatılmayan ağaçta. Hz.Aişe (r.a.) bu sorusu ile Resulullah'ın kendisinden başka bakire biri ile evlenmediğini kastetti.
Kaynak: 1) Muslim 2) Şamil İslam Ansiklopedisi

Kadına Arka Organdan Yaklaşmak

Kadına arka organdan temas ne şekilde olursa olsun kesinlikle haramdır. Şayet kadın bu işe razı olacak olursa, o da büyük günaha ortak olur. Eşler arası bile olsa anal ilişki livata olarak adlandırılmış olup, yasaklanmıştır.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Ey Muhammed! Sana kadınların ay başı halinden de soruyorlar. De ki: O bir eziyettir Onun için ay başı halinde oldukları zaman kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman ise Allah'ın emrettiği yerden onlara varın, yaklaşın Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever."(Bakara Suresi :222)
"Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık yapın. Allah'tan korkun ve bilin ki siz mutlaka O'nun huzuruna varacaksınız. Ey Muhammed, müminleri müjdele!" (Bakara Suresi :223)
Cinsel ilişki çocuğun çıktığı yerden olmak şartıyla ister kadının yüzü dönük olsun size, isterse arkası, Cenab-ı Hak (C.C.) helal olan yere ekin tarlası diyor. Yani çocuk yetişen doğum olan yer, bunun dışında herhangi bir yerden varmak haramdır.
Allah Resulu buyuruyor: "Kadınlara arkadan varmayınız." "Kadınlara arkadan yaklaşana lanet edilmiştir." "Allah'ın size emrettiği yerden kadınlara yanaşın."
Erkeğin cinsel organının sünnet kısmı kadının arka organına sokulmasıyla bu haram işlenmiş olur.
Karısının tenasül uzvunu bırakıp da livata edenlere, şiddetli tazir lazım olur.
Kaynaklar: 1) Büyük Kadın İlmihali, Rauf Pehlivan 2) İlmihal, İslam ve Toplum, Türkiye Diyanet Vakfı 3) Günümüz Meselelerine Açıklamalı Fetvalar, Mehmed Emre 4) Ti
rmizi
Ana

Arefeyi bayrama bağlayan gece cinsi münasebet olur mu?


Bunda bir günah yoktur. Fakat o geceyi ibadetle geçirmek daha güzeldir.

Adetten sonra yıkanmadan cinsel ilişki


Hanefi alimlerine göre, adet hali olan kadının hayız süresinin en çoğu olan on gün geçerse, kan da kesilirse yıkanmadan cinsel ilişkide bulunabilinir.
Şafii ve Maliki alimlerine göre ise, yıkandıktan sonra cinsel ilişkide bulunabilinir.
Bazı alimlere göre de yıkanması gerekmez, yalnız cinsel organının yıkamakla cinsel ilişki helal olur.
Bu farklılık "Onlar temizleninceye kadar yaklaşmayınız" (Bakara Suresi: 222) ayetindeki temizlik anlayışından kaynaklanmaktadır. İmam-ı azama göre buradaki temizlik hayzın kesilmesi demektir. Dolayısıyla adet bitiminden sonra yıkanmadan cinsel ilişkide bulunmak caizdir. Ancak yıkanmak müstehaptır.
Kaynak:
Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN

Adetli veye lohusa kadınla cinsel ilişkinin kefareti nedir ?

Allah Resulu buyuruyor:
"Karısıyla hayız halinde, adetin ilk günlerinde ilişkide bulunursa bir dinar, son günlerinde bulunursa yarım dinar sadaka verir."
Fıkıh kitaplarında, "Eğer kan kırmızı veya siyah ise bir dinar, sarı ise yarım dinar sadaka vermesi müstehap olur" denilmektedir.
Eğer bir müslüman adet halindeki hanımıyla ilişkide bulunmuşsa önce tevbe etmesi gerekir. Sonra da yukarı da belirtildiği üzere fakirlere sadaka vermesi gerekir. Bu sadakayı her iki taraf da verir.

Adet Halinde Sevişmek Haram mıdır?


Yasaklanan yalnız cinsel organların teması olduğu için, hiç şüphesiz sevişmek helaldir. Üstelik adet halinde sevişmek, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetlerindendir.
Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor.
" Eşleri olan bizlerden biri adet gördüğü zaman Allah'ın Resulü (göbekle dizler arasına örten) genişçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra da onun göğüslerine yönelirdi."

FREE service provided by www.kodyagmuru.tr.gg
Kabeden Canlı Yayın $headerinclude $header


Sonra ikinci adım olarak bir php dosyası oluşturun ve bu kodları koyun PHP Kodu: get("kabe")."\";"); output_page($kabe); ?>